Sayı : 449   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İrfan Mektebi

Osman Nuri Topbaş

İman ve İmtihan

  • 08 Mayıs 2020
  • 166 Görüntülenme
  • 449. Sayı / 2020 Mayıs



Tarih, iman ve ahlâk yolundan çıkan azgınlara tatbik olunan azaplar, ilâhî gazaplarla doludur. Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin kibirli ve zalim insanları; peygamberlerle mücadele eden, kendisinin tanrı olduğunu iddia eden ve sonunda bir avuç suda helâk olan Firavun; bir sineğin mağlup ettiği Nemrut; yaşayışları hayvanlardan daha aşağı olan ahlâksız Lût kavmi ve birçok benzerleri, zulümlerine ve isyanlarına bürünerek dünyadan gelip geçtiler.

 

Allah (cc), -hâşâ- zalim değildir. Fakat bu felâketlerin, kulların hak etmesiyle zuhur ettiği bir gerçektir. Cenab-ı Hakk, bu hakikati ayet-i kerimede şöyle bildirir: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir…” (Şûrâ, 42/30) Dolayısıyla ilâhî nizama ve kutsi esaslara karşı koyanların, ilâhî intikamın acı tatbikatı ile karşılaşmaları kaçınılmazdır. Bütün fizikî hâdiselerin içinde bin bir türlü esrar gizlidir.

 

Tasavvufun başlıca gayesi, ham insanı ihlâs ile tezyin ederek kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır. Çünkü insan, kendisini Rabbine vasıl edecek kudret akışları ve Rabbani sırlarla teçhiz edilmiş olan şu kâinata, ebediyet âlemine hazırlanmak için gelmiş ve bu maksada binaen muhtelif imtihanlara tabi kılınmıştır. Onun, ebedî âlemde kendisi için hazırlanmış olan nimetlere nail olabilmesi de, bu imtihanları kazanarak bir kalb-i selim elde edebilmesine bağlıdır.

Bu nükte dolayısıyladır ki insanlar, iman ve fazilet davasında çile, sıkıntı, ızdırap ve elemle dolu bin bir merhalelerden geçirilirler. Böylece Hakk yolunda ilâhî davanın sadıkları ile fâsıkları birbirinden ayırt edilir. Bunun içindir ki, sadece iman etmek kâfi değildir. Onu amel-i salihle süsleyerek ilâhî imtihanlarda muvaffak olabilecek bir seviyeye yükseltmek zarureti vardır. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de:

“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar yalnız inandık demekle hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Şanım hakkı için onlardan öncekileri de imtihan ettik. Elbette Allah, (din ve iman davasında) sadık olanlarla yalancıları bilmektedir.” (Ankebût, 29/1-3) buyurarak iman ve imtihanın adeta iç içe olduğunu beyan eylemiştir.

Buna göre; iman bir lütuf, imtihan da onun miyarı, kuldan istenilen sabır ve teslimiyetle imanı muhafaza ise, bir bedel mesabesindedir. Yani Hakk Teâlâ, verdiği lütfünün yüceliğini ve değerini idrak ettirmek için kullarına takdir buyurduğu imtihanlarla -onların iktidarları nispetinde- adeta bir bedel talep etmektedir. Ayet-i kerimedeki:

“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (Tövbe, 9/111) ifadesi de, bu hakikatin bir tezahürüdür.

Dolayısıyla, rıza-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediği bedelleri (can, mal-mülk, vesâireyi) seve seve O’nun yolunda feda etmek, imanın kemaline vesiledir. Mü’minlerin şu imtihan dünyasındaki iptilâ, mihnet ve meşakkatlerinin, ahiret kazancına bir bedel olarak kaydedildiği şüphesizdir.

Diğer taraftan dünya ihtirasına kapılmış imansızların, Kur’an’a ve dini yaşamaya çalışanlara yaptıkları tecavüzler ise, onlar için ebedî ızdırap ve felâket dolu bir cehennem azabının kahredici bedeli hükmündedir. Zira onlar, iki yönden azabı hak etmektedirler. Biri iman etmemeleri, diğeri de mü’minlere zulmetmeleridir.

Böyle sıkıntılı zamanlarda ibadet ve amel-i salihde bulunup ihlâsı elde edebilmek ve Allah Rasûlü –(sav)’in ruhaniyetine bürünebilmek zaruridir.

Amel-i salih nedir? Amel-i salih, ne pahasına olursa olsun Allah’ın razı, Hazret-i Peygamber’in hoşnut olacağı bir iman, ibadet ve yüksek ahlâkı, hayat düsturu eylemektir. Ehl-i tasavvuf, amel-i salihi, ta’zîm li-emrillâh (Allah’ın emirlerine hakkıyla riayet) ve şefekat li-halkıllâh (Allah’ın mahlûkatına merhamet) kaidesinin yaşanması olarak tarif etmişlerdir. Bilhassa din ve iman bakımından sıkıntılı zamanlarda bunlara riayet, Allah Teâlâ’nın nusret ve rahmet-i ilâhiyyesini mûcibdir. Ayet-i kerimede buyurulur:

 

“(Ey mü’minler!) Eğer (başınıza gelen sıkıntılara aldırmayıp Allah’ın dinini yaşamak hususunda) sabır (ve sebat) eder ve ittikâ ederseniz, (yani hem takva üzere Allah’a sığınır, hem de gerekli tedbirleri alarak korunursanız), onların (İslâm düşmanlarının) hile ve tuzağı size hiçbir zarar vermez! Çünkü Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân, 3/120)

İslâm tarihine bakıldığı zaman, Allah’ın yardımı sayesinde mü’minlerin, çok az bir güçle büyük muvaffakıyetler elde ettiği görülür. Bedir, Mûte, Târık bin Ziyâd’ın İspanya’ya çıkışı, Malazgirt ve birçok zaferler bu hakikatin birer misalidirler. Diğer taraftan bütün dünyaya “i’lâ-yıkelimetullâh”ın imzasını atan muhteşem Osmanlı Devleti de 400 atlı ile kurulmuştur. En son olarak şahit olduğumuz Çeçenistan’ın koca Rusya’yı dize getirmesi de, yine bu nusret-i ilâhiyye bereketiyledir.

Bu da gösteriyor ki Müslümanlar, ihlâsları ölçüsünde muvaffak olmaktadırlar. Yani ihlâsdan ayrılmayan kuvvet ve kudrette yenilmez hâle gelir; ihlâsını kaybeden de gücünü kaybeder. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Ey mü’minler! Siz Hakk yolunda ihlâs, sabır ve takvaya sarılınız!) Eğer Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur… (Sakın gaflet ve cehaletle O’nun yolundan ayrılmayın; dinden taviz vermeyin! Zira Allah), eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, yalnız Allah’a güvenip tevekkül etsinler!..” (Âl-i İmrân, 160)

Hâsılı her hâlükârda, yani bütün meşakkat ve zorluklara rağmen Allah ve Rasûlullâh yolunda yürümek, mü’minin iman şiarıdır. Ve her mü’min bu iman nimetinin bedelini Hakk Teâlâ’ya ödemelidir. Kaldı ki, bu bedeli ödeyenler için ayet-i kerimede “Allah’a borç verenler” (Bakara, 2/245) ifadesi kullanılmış ve bunun karşılığını da Cenab-ı Hakk’ın fazlasıyla vereceği beyan buyurulmuştur:

“Kimdir o kimse ki, Allah’a güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin!..” (Bakara, 2/245)

Bununla birlikte bedeli ödenmeyen bir şeyin talebi ise, asla mümkün değildir. Yine ayet-i kerimede buyurulur:

“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmezden önce cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar: Allah’ın yardımı ne zaman? diyecek olmuşlardı. Bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

449. Sayı Mayıs 2020