Sayı : 449   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Sağlık

Mahmut Bilgiç

Savaş Alanı

  • 08 Mayıs 2020
  • 52 Görüntülenme
  • 449. Sayı / 2020 Mayıs
Yazıyı Dinle
0:00
0:00
Yazarın Diğer Yazıları
Mahmut Bilgiç
Tüm Yazı Arşivi



Salgın lisan-ı haliyle savaş stratejimizi değiştirmemiz gerektiğini haykırıyor. Bulaşıcı enfeksiyonlarla mücadelede Bernard’ın tezini önemsemeliyiz. Yani savaş alanını, yani dahili, yani savunma hattını, yani bağışıklık sistemini tam kapasite çalışır hale getirmeliyiz. Metchnikoff ve asistanlarını mikrop denizinin içinde koruyan her ne ise bu yeni virüs fırtınasında insanların bazılarının hastalık belirtilerini ya hiç hissetmemesi yada çok hafif atlatmasının ardındaki sır aynıdır: Sağlıklı işleyen bir bağışıklık sistemi.

 

Bağışıklık sistemini birkaç günde ayağa kaldıracak sihirli bir formül yoktur. Bu durum bir meyve ağacı dikmeye benzer. Meyvelerini toplamak için uzunca bir süre beklemeniz gereken, sabır ve sebat gerektiren bir maraton. Nizamın nasıl işlediğini bildiğim için birkaç günde iyileştirme vaatlerine hiç kulak asmam.

 

Çağdaş!( Ortodoks ) tıp hekimleri yıllardır hastanın bağışıklık sistemini değil, enfeksiyona neden olan etmeni hedef haline getirmişlerdir. Bu hedef alma 19. yüzyılda penisilinin antibiyotik etkilerini keşfeden hekim ve araştırmacı Louis Pasteur ile başlamıştır. Pasteur, mikroorganizma teorisinin geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu teoriye göre, farklı bulaşıcı organizmalar farklı hastalıklara neden olur. Pasteur yaşamının büyük bölümünü, enfeksiyona neden olan organizmaları öldürecek maddeler bulmaya adamıştır. Kuşkusuz Pasteur ve bulaşıcı hastalıkların tedavisi için etkili yöntemler geliştiren bilim insanlarına teşekkür borçluyuz. Ancak enfeksiyon denklemi enfeksiyona neden olan organizmanın gücüyle sınırlı değildir.

19. yüzyılda yaşamış bir başka bilim insanı olan Fransız Claude Bernard’ın da tıbba büyük katkısı olmuştur. Ancak Bernard’ın sağlığa ve hastalığa bakış açısı farklıydı. Bernard hastalık tespitinde vücut içinin enfeksiyona neden olan organizma veya patojenden daha önemli olduğu görüşündeydi. Bireyin dahili durumunun, yani enfeksiyona karşı direnci olup olmamasının mikroptan daha önemli olduğunu düşünüyordu. Ona göre hekimler bu dahili araziyi hastalıkların gelişemeyeceği, barınamayacağı bir ortama dönüştürmek konusuna yoğunlaşmalıydı.

Bernard’ın teorisi ilginç bazı araştırmalara öncülük yaptı. Aslında mikroorganizma teorisinin savunucuları bu araştırmalardan bazılarına düpedüz delilik bile diyebilir. Bu araştırmalardan en ilgincini akyuvarları keşfeden Rus bilim insanı Elie Metchnikoff yapmıştır. Metchnikoffve asistanları, milyonlarca kolera bakterisi içeren kültürler almış, ancak hiçbiri koleraya yakalanmamıştı. Bunun nedeni bağışıklık sistemlerinin tam kapasite çalışmasıydı. Bernard gibi Metchnikoff da bulaşıcı hastalıklarla başa çıkmanın doğru yolunun, bedenin kendi savunmasını güçlendirmeye odaklanmak olduğuna inanıyordu.

Pasteur ile Metchnikoff yaşamlarının son yıllarına dek mikroorganizma teorisinin yararları ve Bernard’ın bireyin dahili yapısına odaklı bakış açısı konusunda bilimsel fikir alışverişinde bulundular. Pasteur ölüm döşeğindeyken şöyle demişti “ Bernard haklıydı. Patojenin önemi yok. Önemli olan savaş alanının kendisi.’’ Ne yazıkki Pasteur’ün mirası patojen saplantısı oldu. Çağdaş tıp bireyin dahili yapısının; yani “ savaş alanının ‘’ önemini büyük oranda unuttu.

Bu gün geldiğimiz noktada sahip olduğumuz tek şey ne yazık ki; mikropların direnç geliştirmesi sebebiyle modası geçmiş yüklü bir antibiyotik cephaneliğidir. Neredeyse hiçbir işe yaramayan bu demode silahlarla mikrop ordusuna karşı girişeceğimiz amansız savaşı kaybedeceğimiz aşikâr. Bununla birlikte ne kadar yürek yaralayıcıda olsa görünen o ki; biz ne dersek diyelim ilaç fabrikaları harıl harıl antibiyotik üretmeye ve koskoca bir insanlık bu ilaçları leblebi gibi yutmaya devam edecektir.

O HALDE NE YAPMALIYIZ?

Salgın lisan-ı haliyle savaş stratejimizi değiştirmemiz gerektiğini haykırıyor. Bulaşıcı enfeksiyonlarla mücadelede Bernard’ın tezini önemsemeliyiz. Yani savaş alanını, yani dahili, yani savunma hattını, yani bağışıklık sistemini tam kapasite çalışır hale getirmeliyiz.

Metchnikoff ve asistanlarını mikrop denizinin içinde koruyan her ne ise bu yeni virüs fırtınasında insanların bazılarının hastalık belirtilerini ya hiç hissetmemesi yada çok hafif atlatmasının ardındaki sır aynıdır: Sağlıklı işleyen bir bağışıklık sistemi.

Bağışıklık sistemi özel bir alan olduğu için anlaşılmaz tıbbi terim ve kavramlarla size sıkıntılı anlar yaşatmak niyetinde değilim. Medyada da zaten epeyce bilgi verildi. Ben yalnızca gözden kaçan bir iki önemli noktayı hatırlatmak istiyorum.

Neredeyse her meseleyi yeme içmeye bağlama gibi eşine ender rastlanan bir yeteneğimiz var. Tüm yolların Roma’ya çıktığı gibi her nasılsa alâkasız konuları bile dönderip dolaştırıp “ boğazlar meselesine ‘’ bağlıyoruz. Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde de aynı oyunu sahneliyoruz. Ağızdan mideye uzanan hesaba gelmez tavsiyeler gırla gidiyor. Halbuki düzenli egzersiz, stres yönetimi, uyku kalitesi ve pozitif ruh hali sağlıklı işleyen bir bağışıklık sistemi için beslenmeden çok daha önemlidir. Fakat dudak bükerek “bunlar zaten bildiğimiz şeyler” diye mırıldandığınızı duyar gibi olduğumdan ve zaten uygulamayacağınızı bildiğimden, realistçe bir yaklaşımla tamda sizin duymak istediğiniz cinsten şeylerden; ama pekte alışık olmadığınız bağışıklık desteklerinden söz edeceğim.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

449. Sayı Mayıs 2020