İman, kâinatın dilsiz işaretlerini birer "ayet" gibi okumak ve bu muhteşem sanatın içinde Sâni-i Mutlak olanı bularak ruhun ebedî vuslatına kapı aralamaktır. Zira iman, aklın bittiği yerde başlayan bir körü körüne inanış değil, aklın, kâinattaki o hassas nizamı görüp hayretle secdeye kapandığı bir idrak zirvesidir. Bu ışık olmaksızın ne galaksilerin ihtişamı ne de hücrenin derinliği tam olarak kavranabilir.
Varlığın o sarp ve dolambaçlı yollarında inanç ve inkâr kıyaslandığında, Allah'a iman etmenin sadece bir teselli değil hem rasyonel bir zorunluluk hem de kalbi bir öncelik olduğu tüm berraklığıyla ortaya çıkar. Zira ilahî bir kaynak reddedildiğinde, şu uçsuz bucaksız evrenin nereden gelip nereye gittiği, o esrarengiz bilincimizin mahiyeti ve insanı insan kılan ahlakın sarsılmaz temeli gibi hayati meseleler, zifiri bir karanlığın içinde kaybolur.
"Yüce Allah'ın varlığını, modern bilimin verileri ve kelâm ilminin köklü birikimi ışığında nasıl temellendirebiliriz? Bu varoluş yolculuğunda, çevremizi kuşatan tabiat ve insanın kendi derin mahiyeti birer delil teşkil edebilir mi? İnanan bir insan bu inancıyla neyi kazanır, inanmayan bir insan ise neleri kaybeder? İnanç dünyasına dair bu can alıcı sorularıma hem akli hem de kalbi yönden beni tatmin edecek kapsamlı bir cevap arıyorum."
Yüce Allah'ın varlığını, bilimin soğuk denklemleri ile kelam ilminin vakur hikmeti arasında nasıl bulabiliriz? Aslında bu sorunun cevabı, şakağımızda atan o ince damardan, semanın karanlığında göz kırpan en uzak yıldıza kadar her yerdedir. Sorduğunuz o sual, insanı sadece bir "madde" olmaktan çıkarıp, kâinatın sırrına talip bir yolcu haline getiren o mukaddes hüzündür. Bu cevabımız, uçsuz bucaksız semalardan kalbimizin en mahrem köşelerine kadar varlığın her zerresine bir mühür gibi nakşedilmiş olan "ince ayar" hakikatini, İslâm düşünce atlasındaki gaye ve nizam delilinin ışığıyla yeniden okuma gayretidir. Bizler bu satırlarda, evrenin o ilk "kün/ol" emriyle başlayan genişlemesinden, insan dimağının derinliklerinde sessizce vuku bulan muazzam sinaptik bağlantılara kadar uzanan o narin ve hassas ölçünün izini sürüyoruz. Biliyoruz ki bu muazzam mizan, soğuk ve ruhsuz bir "tesadüf" kavramını aklen imkânsız kılmakta, her bir atomun çığlığı bizi, her şeyi sonsuz bir şefkat ve hikmetle çekip çeviren, nizam veren Müdebbir-i Hakîm gerçeğine ulaştırmaktadır. Zira bu kâinat, tesadüfen savrulan ruhsuz toz bulutlarının değil, ilâhî bir aşkın ve kusursuz bir ölçünün eseridir. İnanan insan için bu bir son değil, vuslatın başlangıcı, inanmayan içinse, kendi içindeki güneşin üzerine çekilen siyah bir perdedir.
Bu makale, imanın sadece kupkuru bir zihinsel tasdik veya soğuk bir mantık yürütme olmadığını, aksine imanın, insanın bu koca gurbette kendi varoluşunu anlamlandırdığı en temel Allah'ı gönülden tanıma zemini olduğunu savunmaktadır. İman, kâinatın dilsiz işaretlerini birer "ayet" gibi okumak ve bu muhteşem sanatın içinde Sâni-i Mutlak olanı bularak ruhun ebedî vuslatına kapı aralamaktır
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız



















