Batı uygarlığı modernlikle birlikte önce fiilî işgali gerçekleştirdi, sonra da postmodernlikle birlikte zihnî işgali. Artık adına kültürel sömürgecilik ya da medyatik sömürgecilik diyebileceğimiz ama her tür medya vasıtasıyla gerçekleştirilen zihnî işgal, fiilî işgale gerek kalmadan toplumların aşağılık komplesine sürüklenmelerine, kendilerine güvenlerini yitirmelerine, celladına âşık edilmelerine yetiyor. Hatta bu yöntem daha sinsi olduğu için, kişi, başına ne geldiğini anlamadan zihnen teslim alınıyor, mankurtlaştırılıyor.
Epstein dosyaları, Yahudilerin ve Yahudiler tarafından rehin alınan Batılıların Gazze'de canlı yayında çocukları, kadınları, yaşlıları, tabiattaki bütün varlıkları gözlerini kırpmadan katledecek, soykırımdan geçirecek, yok edecek kadar aşağılık yaratıklar olmalarının hiç de şaşırtıcı olmadığını göstermesi bakımından manidardır ve ürkütücüdür.
Batı uygarlığı, modernlikle birlikte bütün insanlığa meydan okudu. İnsanlığa, bütün medeniyetlere, dinlere, Tanrı fikrine, hakikate, tabiata vs. savaş açtı.
Kendisi dışındaki hiçbir medeniyete, kültüre, inanca kendisine benzemediği veya Batı'ya boyun eğmediği sürece hayat hakkı tanımadı.
Thomas Paine, bunu "insanlığın kökünü kazıma konusunda kimse Batı'yla yarışamaz!" diyerek enfes bir şekilde özetlemişti The Rights of Man başlıklı çığır açıcı kitabında.
Batı uygarlığı, tastamam bir Frankenstein'ı andırıyor: Bir dünya kuruyor ama bu dünyayı öylesine sapkın, öylesine yıkıcı temeller üzerine inşa ediyor ki, Batı uygarlığını var eden dinamikler, Batı uygarlığını yok eden dinamitlere dönüşüyor, kaçınılmaz olarak.
En temelden, felsefî olarak izah etmek gerekirse şu söylenebilir, öncelikle: Schumpeter'in "yaratıcı tahrip" olarak tarif ettiği, -Marx'ın da bu kavramı kullanarak kışkırtıcı analizler yaptığı- kapitalist Batı uygarlığı, insana ne olduğunu unutturdu
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız



















