Zihni işgal edilmiş insan, zincirini görmez; hatta onu süs zanneder. Kendi inancını geri kalmışlık, başkasının dayattığını ilerleme sayar. Kendi tarihini yük, başkasının tarihini ufuk kabul eder. Böyle bir dönüşüm gerçekleştiğinde, artık tanklara gerek kalmaz. Çünkü işgal, gönüllü bir kabullenişe dönüşmüştür.
Bugün yeniden ayağa kalkmak istiyorsak, önce zihnimizi arındırmalıyız. Kavramlarımızı vahyin terazisinde yeniden tartmalı, kimliğimizi başkasının aynasında değil kendi inanç kökümüzde aramalıyız. Çünkü zihni hür olmayanın bedeni hür olsa da ruhu esirdir. Diriliş, dışarıdan değil içeriden başlar. Zihnini kurtaran, iradesini kurtarır. İradesini kurtaran, istikametini bulur.
Kölelik zincirle başlamaz; fikirle başlar. Esaret, önce bileklere değil, zihne vurulur. Zihinleri işgale uğramış bir toplumun toprakları henüz düşmemiş olsa bile aslında çoktan düşmüştür. Çünkü toprak, üzerinde yaşayan insanın inancı ve idraki kadar sağlamdır. İdrak çökerse, surlar ayakta kalsa da şehir yıkılmıştır.
Bir toplumu esir etmenin en emin yolu, onun düşünce dünyasını işgal etmektir. Silah sustuğunda direniş başlayabilir; fakat zihin teslim olduğunda artık direnecek bir irade kalmaz. Kendi değerlerinden şüphe eden, kendi hakikatine yabancılaşan bir toplum, düşmanına kapıyı içeriden açar. İşgalci artık dışarıda değildir; kavramların içinde, eğitim sisteminde, dilde ve gündelik hayatta dolaşmaktadır.
Zihni işgal edilmiş insan, zincirini görmez; hatta onu süs zanneder. Kendi inancını geri kalmışlık, başkasının dayattığını ilerleme sayar. Kendi tarihini yük, başkasının tarihini ufuk kabul eder. Böyle bir dönüşüm gerçekleştiğinde, artık tanklara gerek kalmaz. Çünkü işgal, gönüllü bir kabullenişe dönüşmüştür.
Oysa hürriyet de zihinde başlar. İnsan, önce neye "hayır" diyeceğini bilerek hürleşir. Hakikati batıldan ayıran bir bilinç oluşmadan bağımsızlık yalnızca bir kelimedir. Gerçek bağımsızlık; düşüncede, inançta ve değerlerde bağımsızlıktır. Zihin ayakta kalırsa, şehir yeniden kurulur. Zihin çökerse, en sağlam kaleler bile bir gün yıkılır.
Bu yüzden bir toplumun en büyük mücadelesi sınır boylarında değil, zihin dünyasında verilir. Kitapta, okulda, kürsüde, evde. Hakikatle bağını koruyan bir toplum, en zor şartlarda bile diriliş imkânını taşır. Fakat zihnini kaybeden toplum, toprağını kaybetmeden önce kendini kaybetmiştir.
Kölelik esaretle değil, teslimiyetle başlar. Hürriyet ise farkındalıkla.
Zihin işgal altındaysa, toprak hür olsa ne çıkar?
Bir milletin kaleleri yıkılmadan önce kavramları yıkılır. Değerleri aşındırılır, hafızası silinir, kelimelerinin içi boşaltılır. Müslümanların hilafet nizamından mahrum bırakılması bir sonuçtu; asıl kırılma, zihinlerde başladı. Çünkü bir toplumun başındaki sancağı indirmek için önce kalbindeki sancağı söndürmek gerekir.
Hilafet yalnızca siyasi bir kurum değildi; ümmet bilincinin, vahdet fikrinin ve ilahî ölçüye bağlılığın sembolüydü. Bu sembol yıkılmadan evvel, Müslümanların zihinlerine başka ölçüler yerleştirildi. Hak yerine güç, vahiy yerine ideoloji, ümmet yerine ulus, kulluk yerine konfor telkin edildi. Böylece işgal, tankla değil kavramla; kurşunla değil kültürle yapıldı.
Zihin işgali en tehlikeli istiladır. Çünkü fark edilmez. İnsan, kendi düşüncesi sandığı şeyi aslında kendisine öğretilmiş kalıplarla kurar. Kendi tercihi zannettiği yöneliş, çoğu zaman maruz kaldığı telkinlerin ürünüdür. İşte bu yüzden zihni işgal edilmiş bir toplum, zincirlerini göremez; hatta zincirini hürriyet diye savunabilir.
Bugün yeniden ayağa kalkmak istiyorsak, önce zihnimizi arındırmalıyız. Kavramlarımızı vahyin terazisinde yeniden tartmalı, kimliğimizi başkasının aynasında değil kendi inanç kökümüzde aramalıyız. Çünkü zihni hür olmayanın bedeni hür olsa da ruhu esirdir.
Diriliş, dışarıdan değil içeriden başlar. Zihnini kurtaran, iradesini kurtarır. İradesini kurtaran, istikametini bulur. Ve istikametini bulan bir ümmetin yeniden ayağa kalkması, yalnızca zaman meselesidir. Bunun için yapılacak öncelikli vazife, iman nimetini idrak etmektir.
İman, Allah'ın bir nimetidir. Kendi imanlarını fıkhetmeyenler, esaretten kurtulamazlar. İman fıkhı, yalnızca itikad kitaplarında yazılı meselelerden ibaret değildir. O, insanın neye "evet", neye "hayır" diyeceğini bilmesidir. Daha da önemlisi, hangi "hayır"ın imanı koruduğunu idrak etmesidir. Çünkü iman, sadece kabul etmek değil; aynı zamanda reddetmektir. Kelime-i Tevhid'in başındaki "Lâ" bu yüzden vardır. "Lâ" sı zayıf olanın "illallah"ı da zayıf olur.
Bugün birçok Müslüman, inandığını söyler; fakat inancının sınırlarını bilmez. Hangi düşüncenin imanla çatıştığını, hangi hayat tarzının tevhidi aşındırdığını fark etmez. Hak ile bâtılı ayıracak ölçüyü vahiyden değil, çağın modasından alır. Böylece zihni, farkında olmadan başka dünya tasavvurlarının istilasına uğrar. Zincir görünmez; ama akıl bağlanmıştır.
Zihinsel kölelik, insanın düşünme biçimini kaybetmesidir. Kendi değerleriyle düşünememek, kendi kavramlarıyla konuşamamak, kendi inanç ölçüleriyle hüküm verememektir. İman fıkhı işte bu noktada mümini hürleştirir. Ona kimden korkacağını, kime boyun eğmeyeceğini, hangi sınırın iman sınırı olduğunu öğretir. Böyle bir bilinç, insanı kula kulluktan kurtarır.
Allah'ın bir millete ihsan ettiği nimetleri, refahı, sosyal, siyasî ve ekonomik dengeyi, onların, sahip oldukları ilahî-insanî değerleri, benliklerini, kendilerindeki yüksek hasletleri değiştirmedikçe değiştirmemesi, geri almaması kuralının işlemesi sebebiyledir. Rabbimiz buyuruyor:
"Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." (Enfal, 8/ 53)
"Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü? desinler
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız



















