Sayı : 497   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İrfan Mektebi

Osman Nuri Topbaş

Üç Fitne

  • 29 Nisan 2023
  • 225 Görüntülenme
  • 485. Sayı / 2023 Mayıs



Oryantalizm veya Şarkiyatçılık, batılıların doğuya ve İslâm’a ait ilimler üzerinde şüphe oluşturmak ve nifak sokmak gayesiyle ortaya koydukları fikriyat ve gayretlerini ifade eden bir tabirdir. Suret-i haktan, ilmî ve akademik bir gayret imiş gibi gösterilen bu çalışmalar; aslında Müslümanları, yegâne Hak dini olan İslâm’a karşı, şüphe ve buhranlara düşürmeyi hedeflemektedir.

 

Allah’ın ayetlerini ve kıyamete kadar geçerli emirlerini; akıl terazisiyle tartıp değerlendirmeye kalkmak, ilk kez iblisin kalkıştığı bir cidaldir. Günümüzde de Allah’ın kelâmına karşı cidâle kalkışanlar, şeytanın arkadaşları durumuna düştüklerini idrak etmelidirler. Allah’ın verdiği aklı, Allah’a karşı kullanmak ne kadar abes ve gülünç bir bedbahtlıktır!

 

YEGÂNE HAK DİN!

İslâm’a dört bir yandan hücum ve taarruzların artmış olmasını, garip karşılamamak icap eder.

Ancak bu saldırılar, İslâm’la irtibatımızı zayıflatmak yerine, bilâkis onun kıymetini daha iyi takdir etmemize ve daha büyük bir aşk ve teslimiyetle yüce dinimize sarılmamıza vesile olmalıdır.

İslâm’ı yok etmek isteyenler defalarca hüsrana uğramışlardır. Asırlarca Haçlılar, Moğollar, müstemlekeci batı istilâları İslâm’ı hüsrana boğmak için bütün güçleriyle defalarca kuşatmışlarsa da, nurunu tamamlayacağını vaad buyuran Cenab-ı Hak İslâm’ı muhafaza etmiştir.

İslâm’a haset ve kin ile hücum eden düşmanları, bir başka cephede de kindarca fikir kumkumalarından hakikati örtecek karanlık maskeler oluşturma gayretine girişmişlerdir:

ORYANTALİZM

Oryantalizm veya Şarkiyatçılık, batılıların doğuya ve İslâm’a ait ilimler üzerinde şüphe oluşturmak ve nifak sokmak gayesiyle ortaya koydukları fikriyat ve gayretlerini ifade eden bir tabirdir.

Suret-i haktan, ilmî ve akademik bir gayret imiş gibi gösterilen bu çalışmalar; aslında Müslümanları, yegâne Hak dini olan İslâm’a karşı, şüphe ve buhranlara düşürmeyi hedeflemektedir. Maalesef 1800’lerden beri devam eden bu zehirleme gayretleri, işgale uğrayan Mısır ve Hindistan gibi yerlerde ilk neticelerini elde etmiş ve Müslümanların arasında tefrikayı başlatmıştır.

Müslümanların içine gayr-i müslim müsteşrikler, yabancı misyonerler ve sözde akademisyenler tarafından zerk edilen zehirli fikirlerle İslâm’ın içi boşaltılmaya çalışılmaktadır.

Yani İslâm; bugünkü Hıristiyanlık gibi içi boş bir din hâline getirilmeye uğraşılmaktadır. Bunun için dinimiz; salih amel, ahkâm ve dünya görüşünden uzaklaştırılmaya, tebliğ, emr-i bi’l-mâruf ve cihattan tecrid edilmeye, yani özünden ve hakikatinden koparılmaya gayret edilmektedir.

Bu çirkin iftiralar, birer fitnedir; asla masum fikrî ihtilâflar olarak görülemez. Bunlar İslâm’ın esaslarını yıkmaya ve aslî hüviyetinden uzak, özüne tamamen yabancılaşmış nevzuhur din anlayışları imal etme ve ümmeti paramparça etmeye matuf çalışmalardır.

Peygamber (sav) Efendimiz buyurmuştur:

“-Ümmetim, yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası kurtulacaktır.

Ashâb-ı kiram sordular:

–Yâ Rasûlâllah! O kurtulan fırka, hangi fırka olacaktır?

Fahr-i Kâinat Efendimiz şu cevabı verdi:

–Benim ve ashâbımın takip ettiği yolu izleyenler…” (Tirmizî, “Îmân”, 18; İbn-i Mâce, “Fiten”, 17)

Husûsen devrimizde, Efendimiz ve ashâbının yolundan ayrılanlar, bilhassa üç fitneyle kandırılmaktadır.

Müslümanları, Fahr-i Kâinat Efendimizin ve ashâbının yolundan ayırmak isteyenler, ilk adım olarak, mezheplere karşı hücum etmişlerdir. Mezheplerin sonradan çıktığı, lüzumsuz olduğu fitnesi yayılmaya çalışılmıştır.

MEZHEBSİZLİK FİTNESİ

Meselenin esası şudur:

Peygamber Efendimiz, ashâbına İslâm’ı öğretti. İstîdatlı sahâbîlerine daha fazla ihtimam gösterdi. Efendimiz; risâletini tamamladı ve Hakk’a irtihal ettikten sonra, ashâb-ı kiram, karşılaştıkları meseleleri aralarındaki dinde rüsuh sahibi, müctehid sahâbîlere sorarak çözmeye devam ettiler. Hazret-i Âişe’nin de aralarında bulunduğu fukahâ-i seb‘a (yedi fakih), en çok fetva veren sahâbîler idi. Müctehid olmayan yani dini konuları derinlemesine bilmeyen sahâbîler ve tabiîn de, bir manada diğer sahâbîlerin mezhebine tabi olmuş vaziyetteydi.

Hulefâ-i râşidîn devrinde birçok hususta sahâbe icmâı gerçekleşti. Bu müctehid sahâbîler; İslâm’ı tebliğ etmek ve dini öğretmek için gittikleri yerlerde, dinde rüsuh sahibi talebeler yetiştirdiler ve böylece birkaç nesil içerisinde amelî / fıkhî mezhepler teşekkül etti.

Meselâ bizim müntesip olduğumuz Hanefî mezhebi; Abdullah İbn-i Mes’ûd, Hazret-i Ali gibi, Kûfe ve Basra mıntıkasına giden müctehid sahâbîlerin yetiştirdiği âlimler tarafından kuruldu.

Mâlikî Mezhebi’ni, Medine ehlinin yani Medine’de kalıp ilim ve hadis neşrine devam eden sahâbîlerin bir devamı olarak, Mescid-i Nebevî’de imâmet ve ilim tedrisinde bulunan İmâm-ı Mâlik inşa etti.

Ahmed bin Hanbel ve İmâm-ı Şâfiî de Allah Rasûlü (sav)’in hadislerini kendilerine aktaran sahâbî ve tâbiîn nesillerinin rahle-i tedrisinde yetişmiş birer fakih olarak mezheplerini teşkil ettiler.

İmâm-ı Evzâî gibi başka müctehid âlimler de vardı; lâkin dört mezhep imamı gibi takipçileri gelmediği için, onların ictihâdî görüşleri sonraki asırlarda takip edilen birer mezhep olmadılar.

Dolayısıyla;

Mezhep müessesesini, sonradan meydana çıkmış, dinde aslı olmayan müesseseler olarak görmek doğru değildir. Bilâkis İslâm ahkâmının sistemleşmesini sağlayan çalışmalar; asr-ı saadette, bizzat Peygamber Efendimizin telkiniyle başlamıştır.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

485. Sayı Mayıs 2023