İnsanda kul olma özelliği vardır. Rabbine kul olmayan insan; nefsine, şeytana, zalim tâğutlara, zahirî putlara yahut para, menfaat, makam, kadın gibi gizli putlara kul olur. Rabbine kul olan ise, bütün bu zelil ve alçak hâllerden âzâd olur ve gerçek hürriyete kavuşur. Bu hâl ise insanın kendini bilmesidir. İlim, insanın bu hakikatleri anlaması içindir. Gerçek ilim budur. Ancak ilmi de nefse izafe ederek, gurur ve ucba duçar olanlar, ne büyük hüsrandadırlar.
Toprağın üzerinde gezen canlılar, onu çiğner ve cürufunu da oraya dökerler. Fakat toprak, büyük bir tevazu ile bu cürufun hepsini temizler ve sonra çeşit çeşit güzellikte nebatlar bitirerek üzerinde dolaşan bütün mahlukata ikram eder. İşte salih bir müminin gönlü de böyle mümbit bir toprak gibi olmalı. Bu kıvama erişenler, kalbindeki bütün cürufu aynı toprak gibi bertaraf ederler ve kemalde zirveleşirler. Onlar, toprak gibi bin bir fazilet dolu bir gönül insanı olurlar.
Fahr-i Kâinat (sav)Efendimizin vefatından sonra, Hazret-i Âişe'ye O'nun ahlâkını sordular. Mübarek Validemizin cevabı şu oldu:
"O'nun ahlâkı Kur'an'dan ibaretti." (Müslim, "Müsâfirîn" 139; Nesâî, "Kıyâmü'l-leyl", 2)
Kur'an-ı Kerim, mümini şöyle tarif buyuruyor: "Rahman'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler." (Furkan, 25/63)
Kulların en faziletlisi, en ekmel ve mükemmeli olan Hazret-i Peygamber (sav)bütün mekârim-i ahlâk gibi, tevazuun da en eşsiz misaliydi.
Yaşadığı yüksek kulluk ve sergilediği ulvî ahlâk sebebiyle hiçbir zaman övünmezdi. Allah'ın kendi üzerindeki nimetlerini ifade mecburiyetinde kaldığında; "Lâ fahre: Övünmek yok!" (Tirmizî, "Menâkıb", 1; İbn-i Mâce, "Zühd", 37; Ahmed, I, 5, 281)diyerek büyük bir tevazua bürünürdü.
Geçmiş ve geleceği ihata edecek şekilde ilâhî af ve mağfirete nail olduğu hâlde, şükür ve niyazına devam ederdi. Ayakları şişinceye kadar gecelerini namazla geçirirdi.
Yaşayışı da sade ve mütevazı idi: O (sav); kısa zamanda dünyada hiçbir hükümdarın ulaşamayacağı derecede imkânlara kavuştuğu, bir arzusu için; değil malını, canını feda edecek ashâbı etrafında pervane olduğu hâlde, dünya nimetlerinin hiçbirine iltifat etmeyerek eski mütevazı hayatına devam etti. Önceki gibi, kerpiçten yapılmış mütevazı odasında sade bir şekilde yaşadı. Hurma yaprağıyla doldurulmuş bir şilte üzerinde uyudu. Sade elbiseler giyindi. En fakir insanın hayat tarzının bile altında yaşadı.
İnsanlarla münasebetlerinde de mütevazı idi: O; emsalsiz büyüklüğüne rağmen, en âciz insanlarla bizzat meşgul oldu. Hatta engin şefkat ve merhametiyle, onlara daha ziyade kol-kanat gerdi.
Fetih günü muzaffer bir kumandan debdebesiyle değil, binitinin üzerinde secde hâlinde şehre girdiği Mekke'de bir hemşerisi korkudan titreyerek;
"-Yâ Rasûlâllah! Bana İslâm'ı telkin buyurunuz!" demişti.
O (sav)ise bu vaziyet karşısında;
"-Sakin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme validelerini kastederek) Kureyş'ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetimiyim!.." diyerek erişilmez bir tevazuun zirvesini bizlere miras bıraktı.
Tevazu, kulun kulluÄŸunu idrak etmesidir.
Cenab-ı Hakk'ın celâl isimleri Zâtına mahsustur ve müminler Zât-ı Kibriyâ karşısında boyun bükmek; "Ben" demeyi unutup, daima; "Sen yâ Rabbî!.." demek mecburiyetindedir. Zira;
"Allah, kendini beğenen ve durmadan böbürlenip duran kimseyi sevmez." (Nisâ, 4/36)
Ashâbına tevazu ve hiçliği talim etmek için Peygamber Efendimiz (sav)bir gün;
"-Hiç kimse amel ve ibadeti sayesinde cennete giremez! buyurdu.
Ashâb-ı kiram hayretle;
-Siz de mi yâ Rasûlâllah? diye sordular:
-Evet ben de!.. Meğer ki Rabbimin lutf-i ilâhîsi imdada yetişe!.. Zira O'nun fazlı, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de cennete giremem! Yaptığım amel beni de kurtaramaz!.." (Buhârî, "Rik?k", 18; Müslim, "Münâfikûn", 71-72; İbn-i Mâce, "Zühd", 20; Dârimî, "Rik?k", 24) buyurdular.
Dolayısıyla; Mümin; nail olduğu her hayrı Cenab-ı Hak'tan bilmeli, asla nefsine izafe etmemelidir.
Cenab-ı Hak bu hakikati asr-ı saâdette iki zaferde Peygamberimiz ve ashâbına talim buyurdu. Muazzam Bedir zaferinden sonra Rabbimiz, Müslümanlara bir ucub (kendini beğenme) hâli gelmemesi için şu ayet-i kerimeyi inzal etti:
"(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah; işitendir, bilendir." (Enfâl, 8/17)
Mekke'nin fethinden sonra da Nasr Suresi'nde şu ilâhî talimat nazil oldu: "Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit; Rabbine hamd ederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile
Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız


















