Sayı : 498   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Umran

Mehmet Toker

Yüz Yıllık Dağılmışlığımız ve Vahdet, Ümmet, Hilafet Üçgeninde İslam Alemi

  • 01 Şubat 2024
  • 636 Görüntülenme
  • 494. Sayı / 2024 Şubat
Yazarın Diğer Yazıları
Mehmet Toker
Tüm Yazı Arşivi



Devlet-i Aliyye-i Osmaniye çok uluslu, çok dilli ve farklı din mensubu insanları çatıştırmadan aynı bayrak altında yaşatan, aynı mozaiğin renkleri olarak bir arada tutan, farklılıkları ayrılık değil zenginlik olarak yorumlayıp kendi hikâyesini kendisi yazan bir güçtü. Bu hikâyenin varlığından rahatsızlık duyan batıl(ı) güçler, mozaikteki her bir renk taşa "O'nun diğerlerinden farklı(üstün) olduğu" fikrini empoze etti. Bu fikir coğrafyalardan önce zihinlere sûni sınırlar çizdi.

 

 

Ümmet, coğrafi sınırlarla sınırlandırılmış bir kavram değildir. Ümmetin vatanı, Müslümanların yaşadığı yeryüzünün tamamıdır. Ümmetin ideali yeryüzündeki bütün insanları hayra, iyiliğe, adalete davet etmektir. Ümmet, Müslümanların farklı vatanlarda, farklı siyasi oluşumlar altında yaşasalar dahi, ideal ve fikir birliğidir. Ümmet son yüzyılda dünyayı iki büyük savaşa sürükleyen ve 1945'ten günümüze gelinceye kadar da pek çok milletin sömürülmesine, ezilmesine, yağmalanmasına sebep olan ulusçuluk/ırkçılık kavramlarının karşısındaki panzehirdir.

 

 

  1. yıllarda dünya üzerinde birkaç büyük güç vardı. Bunların birincisi Osmanlı İmparatorluğu, diğerleri Rusya ve Çin. Keşiflerden sonra sömürgecilik ve yağmacılıkla ekonomik ve coğrafî olarak güçlenen İngiltere, Hollanda, Belçika, Fransa, İspanya gibi krallıkla yönetilen ülkeler de sömürgecilikten kendilerine zenginlik ve güç devşirmeye çalışıyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu denildiğinde; sadece hâkim olmuş olduğu Balkanlar, Anadolu, İngilizlerin tanımlaması ile bugünkü Ortadoğu, Arabistan, Kuzey Afrika ve Kızıldeniz'in batısından Afrika boynuzuna kadar ulaşan egemenliği içerisindeki topraklara hâkim bir güç değil; uhdesinde bulundurduğu "halifelik" makamının da belirleyiciliği ile dünya üzerindeki bütün Müslüman toplulukları sevk ve idare eden, onların üzerinde hamilik statüsü olan bir güç anlaşılıyordu.

Avrupalı sömürgeci devletlerin yeni keşfetmiş olduğu Kuzey ve Güney Amerika'da, Afrika'nın batı kıyılarında ve Afrika içlerinde, Hindistan ve alt kıtasındaki toprakları ve zenginlikleri yağmalamaları, buraların zenginliğini talan edip Avrupa'ya taşımaları, kendilerinde ayrı bir özgüven meydana getirmişti. Yüzyıllarca Avrupa Kıtası'nda birbirleri ile dalaşan kuvvetler, şimdi yeni coğrafyalarda, yeni topraklar, madenler ve güç bölgeleri için dalaşıyorlardı. Sömürgeciler Kuzey ve Güney Amerika topraklarında, kendilerine göre sorunsuzca ilerlerken, Batı Afrika kıyıları boyunca ve Afrika boynuzundan güneye doğru uzanan coğrafya boyunca, aynı şekilde Hindistan ve Hint alt kıtası diyebileceğimiz adalarda hiç ummadıkları bir güç, siyasi bir otorite ile karşı karşıya geldiler. Fiilen ya da coğrafi olarak buralarda olmayan Osmanlı, halifelik statüsü ile bu coğrafyalardaki Müslümanlar üzerinde ağırlığını, siyasi otoritesini emperyalist sömürgecilere hissettiriyordu. Öyleyse bu verimli coğrafyaların da sömürülebilmesi için, bu siyasi engelin, bu gücün bertaraf edilmesi gerekiyordu. Askeri olarak bu gücün bertaraf edilmesi, geçmiş dört yüz yıldaki tecrübeler ışığında pek mümkün değildi. Bu noktada 1789 Fransız ihtilalından sonra Avrupalı insanın zihninde şekillenen ve toplumda ciddi anlamda bir hastalık haline gelen, bir virüsün bu coğrafyalara sokulması, önlerinde bulunan Osmanlı/Halife engelini aşma konusunda onların elindeki en büyük güç olabilirdi.

İngiltere liderliğindeki Avrupalı sömürgeci güçler bu tezi uygulamaya koydular. 1800'lü yılların ortasından itibaren Osmanlı coğrafyasındaki ya da Osmanlı'nın himayesi içindeki coğrafyalarda ırkçılık ve ırkçılık ekseninde devletleşme virüsünü, saha ajanları (Mata Hari, Arminius Vambery, Gertrude Bell, Lawrence, vb) marifetiyle, bu bölgelerde yaymaya başladılar.

Bu uzun soluklu, sinsi çalışma 1900'lü yıllara gelindiğinde artık ürünlerini vermeye başladı. Öncelikle Osmanlı'nın elindeki en büyük güç olan halifelik makamı ile dini olarak organik bağı olmayan, Balkan coğrafyasında ki Bulgar, Yunan, Slav halklarına bu virüs enjekte edildi. İstanbul'un dikkati, hâkimiyeti altında bulunan Balkanlar ve Karadeniz’in Kuzey kıyılarını kaybetmemeye yoğunlaşınca; bu sefer Kızıldeniz'in doğusu ve batısında ve bugünkü Ortadoğu diye isimlendirilen bölgede aynı hızla çalışmalar devam etti. Müslümanların ırkları, milliyetleri vurgulanarak kendi milliyetleri çerçevesinde "küçük ama kendilerinin müstakil özel devletleri olması gerektiği" fikri aşılanıyordu. Bu fikri virüs o kadar hızla yayılıp, bünyeye o kadar hızlı bir şekilde sızdı ki; tabiri caizse neredeyse her kabile kendisinin de devlet olabileceği fikrine kapıldı. Ancak İngilizlerin, kendilerine bağlı, sömürülmeye müsait bölgeler oluşturmak, bu şekilde yeraltı ve yerüstü zenginlikleri sömürmek planı diğer Avrupalı devletlerin de iştahını kabarttı. Neticede hepimizin malumu olan, I. Dünya savaşı diye adlandırılan, Avrupa'da başlayan savaşın, Osmanlı hâkimiyetindeki topraklarda vuku bulması akabinde Osmanlı'yı Siyasal alandan bertaraf ettiler. Osmanlı'nın dallarını budayıp sadece Anadolu ve Trakya'dan küçük bir toprak parçası bırakılmasıyla savaş sonuçlandı.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

494. Sayı Şubat 2024