Sayı : 494   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

İslam Aleminden

Ahmet Varol

Küresel Emperyalizmin Soykırım İkiyüzlülüğü

  • 01 Şubat 2024
  • 76 Görüntülenme
  • 494. Sayı / 2024 Şubat



İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan küresel sistemin “soykırım” fenomeninden yararlanarak kurulmasına zemin hazırladığı “İsrail” isimli işgal devletinin yaptığı ilk iş soykırım yapmak oldu. En başta 1948 Savaşı’nda 800 bin civarında Filistinliyi fiili olarak savaşa iştirak etmelerinden dolayı değil sadece Filistinli ve Arap olmalarından dolayı kendi öz yurtlarını terk etmeye zorladı. Tehcir politikasının başarılı olması için aynen Nazilerin metotlarını uyguladı. Filistinlilerin bazılarını öldürdükten sonra onların cesetlerini kamyonetlerin karoserlerine atıp dolaştırarak, diğer Filistinlilere yaşadıkları bölgeleri terk etmemeleri durumunda kendilerinin de böyle katledileceği yönünde tehditlerde bulundu.

 

 

Daha önce de işgal rejimiyle ilişkilerini keserek onun Gazze’deki katliamlarına karşı tavır koyan ve değişik şekillerde tepkisini izhar eden Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda bu rejim aleyhine açtığı “soykırım” davası sadece siyonist soykırımcıları değil aynı zamanda küresel sistemin ve bu sistemin kumandasını ellerinde tutan çağdaş emperyalizmin soykırım ve uluslararası hukuk konusundaki samimiyetlerini, inandırıcılıklarını sorgulayıcı niteliktedir.

 

 

 

 

 

Normal bir savaşta öncelikli hedefin her zaman karşı tarafın askeri mekanizması olması gerekir. Çünkü savaşın temel gayesi askeri üstünlük sağlamaktır. Böyle bir gayenin gerçekleştirilmesi ise karşı tarafın askeri gücünün zayıflatılmasıyla, askeri mekanizmasının etkisiz hale getirilmesiyle mümkün olabilir.

Eğer bir askeri güç herhangi bir bölgeye silahlı müdahalede bulunur ve o bölgedeki silahsız toplulukları hedefine yerleştirirse onun savaş stratejisine göre değil toplu imha mantığına göre hareket ettiği, bir askeri üstünlük için değil belli bir topluluğu dini, mezhebi, etnik veya ırksal kimliğinden dolayı toptan mağdur etmeyi amaçladığı anlaşılır. Buna da İngilizcede genocide Türkçede soykırım denmektedir. Arapçada ise bu anlamda El-İbade El-Cema’iyye kavramı kullanılıyor. (Buradaki ibade kelimesinin ilk harfinin ibadet kelimesinin başındaki ayn değil elif olduğunu ve imha etme anlamına geldiğini hatırlatalım.)

Bir silahlı saldırıdaki yöntem ve uygulamanın genocide yani soykırım olarak adlandırılması için hedef alınan toplumun tümünün imha edilmiş olması gerekmez. Soykırım veya genocide kelimelerinin etimolojik kökenleri zihinlerde böyle bir çağrışım yaptırdığından belki bir topluluğun sadece bir kesiminin imha edilmesiyle soykırımın fiili olarak gerçekleşmiş olmayacağı önyargısı oluşabilir. Ama hukuki açıdan bunun tanımlaması bir toplumun tümünü imha etmek değil dini, etnik veya ırksal mensubiyetinden dolayı herhangi bir toplumun bütün mensuplarını, askeri bir fonksiyonunun olup olmadığına bakmaksızın sadece “düşman” ilan edilen topluluğa mensubiyetinden dolayı silahlı saldırının hedefi haline getirmektir.

Uluslararası alanda genocide yani soykırım kavramı ağırlıklı olarak İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte hukuk dilinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu da büyük ölçüde Nazilerin Yahudi katliamlarıyla irtibatlandırılmıştır. Ancak Nazilerin dini, ırksal veya etnik kimliklerinden dolayı toptan hedef aldığı tek topluluğun Yahudiler olmadığı biliniyor. Naziler onların dışında da bazı toplulukları ırkçı tasfiye politikasıyla hedeflerine yerleştirmiş ve katliamlar gerçekleştirmişlerdir. Bununla birlikte Yahudi lobilerinin siyasi ve enformatik çalışmaları bu konuda onların seslerinin daha yüksek çıkmasına imkân sağladığından, Yahudilere yönelik soykırımın daha çok gündem oluşturması ve sorgulanması için diğer topluluklara yönelik soykırım faaliyetleri tamamen gündem dışına itilmiş ve tarihe gömülmüştür.

Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatının kurulmasında İkinci Dünya Savaşı’nın sebep olduğu felaketin tekrar etmemesi gayesinin önemli bir fonksiyonu olduğu sürekli dile getirilmektedir. Galip ülkelerin egemenliklerini aynı zamanda küresel bir sisteme oturtma ve bu sistemin korunması için uluslararası düzeyde kurumsal mekanizma oluşturma gayelerinin ise perde arkasında kalan önemli bir gaye olduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Bu itibarla galip ülkelerin politikalarını yönlendiren derin güçlerin siyasi tercihleri ve stratejik öncelikleri kurulan yeni küresel sistemin şekillenmesinde önemli rol oynadı.

Yazının Devamı İçin Abone Olmalısınız

494. Sayı Şubat 2024