Sayı : 494   **
Ribat Dergisi Aralık 2016

Editörden

Ribat Dergisi Editör

Merhaba Değerli Okuyucularımız

  • 01 Şubat 2024
  • 111 Görüntülenme
  • 494. Sayı / 2024 Şubat

Hz. Âdem’den itibaren gönderilen bütün peygamberler insanlara yüce yaratıcımız olan Allah’ı anlatmışlar, O'nu gereği gibi doğru bir şekilde tanıyıp, O’na iman etmelerini istemişlerdir. İnsanoğlu zaman zaman bu doğru istikametten sapmış, kendisine göre farklı yönelişlere girmiştir. Fakat ne olursa olsun bir ilah fikrinden vazgeçememiştir. Bir yüce varlık inancı insan için olmazsa olmazdır. Allah inancı insanın hayatını anlam ve amaç kazandırır. Zorluklar karşısında onu diri tutar. Onu anlamsızlığa ve boşluğa düşmekten kurtarır. İslam’da dinin temelini kâinatın yüce yaratıcısı olan Allah’ın varlığı ve birliğine olan iman oluşturur. Bu sebeple İslam en başından beri yanlış ilah anlayışlarını ortaya koymuş, doğru Allah inancını açıklayarak insanları iman etmeye davet etmiştir. Nitekim İslam’ın ilk mesajı da yine bu gayeye yöneliktir;

“Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O, insanı aşılanmış bir yumurtadan yarattı.” (Alak, 96/1-2) Yüce Allah bu ayetle insanları kendi yaratılışlarını tefekkür etmeye ve böylece yaratıcının varlığını, tekliğini ve kudretini anlamaya davet etmektedir. Bu manada Peygamberimize ilk inen ayetin ana temasının Allah inancı olduğu söylenebilir. Allah’a iman, İslam inancının temelini oluşturur. Öyle ki Peygamber Efendimizin risaleti süresince inen ayetlere baktığımızda bunların yaklaşık üçte birinin Allah inancıyla ilgili olduğunu görürüz. Nitekim Peygamber Efendimiz, İhlâs suresinin faziletiyle ilgili bir hadisinde “İhlas suresi, Kur’an’ın üçte birine denktir.” (Tirmizi, “Fedâilü’l-Kur’an”, 10) buyurmaktadır. Bu surenin konusu Allah inancıdır.

İslam, doğru Allah inancı üzerinde çokça durmuştur. Yaklaşık on üç yıllık Mekke Dönemi'nde İslam’ın tebliğinin temel konusu, Allah inancını yanlışlardan arındırmak ve O’nun tekliğini insanlara anlatmaktır. Çünkü doğru ve sağlam bir Allah inancı olmadan kişiye diğer inanç esaslarını benimsetmek, ibadet hayatını gerçekleştirmek ve hepsini kuşatacak ahlakî prensipleri kazandırmak mümkün değildir. Doğru bir Allah inancı, tüm dinî hayatı kuşatan, onu meşru hale getiren en temel ilkedir.

İslam inancının temeli ayette vurgulandığı gibi Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmek, Hz. Peygamberin O’nun kulu ve rasulü olduğuna inanmaktır. Bu İslam literatüründe kelime-i şehadetle dile getirilen hakikattir.

İtikadda ve imanda tevhit ne kadar önemli ise Müslümanların sosyal hayatında da ümmetin birliğini ve bütünlüğünü ifade eden vahdet o kadar önemlidir. Fransız İhtilalıyla birlikte İslam ümmetine bulaşan milliyetçilik virüsü ilk tahribatı tek bir ümmet olma bilincimiz üzerinde yapmıştır. Bu tahribat ümmetin her bir ferdini o kadar derinden etkilemiştir ki adeta kalıtsal bir nitelik kazanmış ve nesilden nesile aktarılmıştır. Çağımız Müslümanlarının duygu, düşünce, vizyon ve eylem dünyalarını bu virüsten tam olarak temizlediklerini söylememiz mümkün değildir. Milliyetçilik virüsü İslam ümmetini adeta bir kanser hastalığı gibi sinsi bir şekilde sarıyor. Bu hastalığa yakalanan kardeşlerimiz hastalıklarını kabul etmedikleri için teşhis ve tedaviyi de kabul etmiyorlar. Bu hastalık yaşanmakta olan zulümlere ortak bir tepki koyamayışımızın en önemli sebeplerinden biridir. Ümmetin vahdetini parçalayan bir başka tehlikeli virüs ise, Hz. Ali Efendimiz döneminde ortaya çıkan ve ondan sonra bir türlü tedavi edilemeyen mezhepçilik hastalığıdır. İslam coğrafyasında yıllardır yaşanan olaylar, mezhepçilik virüsünün Müslüman şahsiyetlerin tasavvurunda ne onarılmaz yaralar açtığını bir kez daha ortaya koydu. Ümmetin fertleri farklı mezheplerden olan kardeşlerini düşman bilmeye devam ediyor. Birbirimizi öldürmeyi cennete girme vesilesi sayacak kadar birbirimize düşman olduk. Aynı Allah’a, aynı peygambere inanan, aynı Kâbe’ye yönelen ve Allah tarafından kardeş ilan edilen insanlar aynı şeylere sevinip aynı şeylere üzülemiyorlar.

Bugün Gazze’de yaşanan, bundan önce diğer İslam Ülkelerinde yaşanan acı ve zulümlere karşı Müslümanların ortak tepkiler koyamaması hatta ortak dualar edememesi ümmetin vahdetinin parçalanmasının acı bir sonucudur. Vahdetin parçalanmasıyla birlikte İslam Ümmeti izzetini ve onurunu koruyamaz hale geldi. Müslümanlar, öncelikle kendi izzet ve onurlarını korumak, Müslümanlara yapılan zulümlere tek bir vücut gibi tepki koyabilmek için kardeşlik hukukunu ve şuurunu güncellemelidirler. Bu güncellemeyi yapabilmek için öncelikle bilincimizde ve bilinçaltımızda kardeşliğimize engel olması için oluşturulan milliyetçilik ve mezhepçilik virüslerinden kurtulmalıyız. Bu vesile ile sizlerin huzuruna “ÜMMETİN VAHDETİ” dosyasıyla çıkıyoruz.

Değerli yazarlarımıza yüreklerinden kalemlerine dökülen makaleleri için teşekkürlerimizi arz ediyor, siz vefalı ve fedakâr okurlarımızı dergimizi baştan sona okumaya davet ediyoruz.

Mart sayımızda buluşmak duasıyla Allah’a emanet olunuz…

ةِ

 

ا

494. Sayı Şubat 2024